İstanbul benim için hep "bi uğramalık" oldu, tadı bu yüzden çok güçlü damağımda. Bıkmadan, yorulmadan, sıkılmadan dolaştım her seferinde. Tam trafiğe sinirlenecekken ayrıldım. Çarpık kentleşmesine, bu kenti çarpıklaştıranlara öfkelenirken neyseki dönüş yolundaydım. Uzunca kaldıklarımda bile tadını alamadım İstanbul'un. Ayrılırken "bir sonrakine.." diye başlayan cümleler bıraktım aklımda, İstanbul'a hep bir daha gelmek için sebepler yarattım içimde.
Bu kez, Edirne'den dönerken, bir işi bitirip diğerine geçmeden koca bir gün benimdi İstanbul, bir de yağmurun.. Pazar günü bir roman kahramanı gibi hissettim kendimi, öyle hissetmek istedim. Romanları en çok İstanbul'a yakıştırdığımdan belki. Yazmaya çalıştığım romanda Ankara'yı anlatmam da bunu aşmaya çalıştığımdan belki.
Düşüneceği çok şeyi varken İstanbul'a düşen, düşüncelerine yenilerini ekleyen biri oldum pazar günü. Bir kamera hep benimleydi. Diyalogsuz kısa film tadında bir gün geçirdim İstanbul'da. Bir kitabı bitirip diğerine başlarken otel odasındaydım ve ben o anda bir romanın kahramanıydım. Masada iki tanesi yenmemiş 200 gramlık kestane, odaya dağılmış kıyafetler, yerde bir valiz ve beyninde onlarca düşüncesi, düşünmek içinse yeterince zamanı olan fle.
Fle ruhum geri döndü.
Tanrı bu ruhu kutsasın.
0 şey söylenmiş:
Yorum Gönder