30 Kasım 2007 Cuma

flaş flaş flaş...

İnanılmaz bir şey sayın seyirciler, bugün blogumda bir ziyaretçi patlaması söz konusu.

Yurdun dört bir yanından insanlar akın akın blogumu ziyaret etmekte. An itibariyle 88 ilk ziyaretçiyle blogum 1 yıllık tarihinde benzeri görülmemiş bir çılgınlığa şahit olmakta. Ben ise tüm bu patlamayı yoksulluk konulu yazıma bağlamak istiyorum, aksi takdirde reklam banner'larını sayfadan çıkardıktan sonra bu patlamanın yaşanmış olmasının murphy denen uyuz'un bir oyunu olduğunu düşüneceğim, kodlarla mı oynadı ne. Ölmüş adamın arkasından konuşmayayım şimdi akşam akşam, büyük ihtimalle bu akademik araştırmacıların bir istilası. Zaman içinde kesin sonuçları alır almaz tekrar bir bilgilendirme yazısıyla merak içindeki okuyucuyu rahatlatacağımı bildirir bu şaşkınlığı iliklerimde hissederim.

Fle, işyerindeki son saatlerden bildirdi..

Takipte kalın..

28 Kasım 2007 Çarşamba

kel başa şimşir tarak...

Fark ettiğiniz gibi bir temizlik harekatı söz konusu... ve yine fark ettiğiniz gibi bir merak, efendime söyliyim bir kendini arayış, bir yazarlığını sorgulayış, bir okuyucuyu tanıyış merakı musallat oldu bendenize.

Meraktır elbet geçer demeyin zira sade ve basit bir yaşam sanalda da olsa makul olmalı değil mi be yaa, deeeeer, oldukça basit bir postu afiyetle postalarım..

dibinin notu: Sırf okuyucuma saygıdan yapıyorum bu açıklamayı haa, sayfayı böyle kele dönmüş görünce meraklanacaklardır tabi haliyle..

allahım bu nasıl bir kendine güvendir yarabbim, sen beterinden koru.. amin..

27 Kasım 2007 Salı

Kent plancı gözüyle yoksulluk...

Zamanaşımı nedeniyle peşini bıraktığım bu makaleyi yayınlatma hevesimi bloguma taşımakla gurur, iftihar, övünç ve bilumum katmerli hissiyat duyarım.

-----

YOKSULLUK, KENT YOKSULLUĞU VE KAPİTALİST ÜRETİM SİSTEMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ*

Varsıl-yoksul ikilisinin oluşmasında en büyük etken olan sistemin kendisi, yoksulluğu üretiş biçimleri ve kendi iç çelişkileri bu makalenin tartışma konularını oluşturmaktadır.

Kentsel ve toplumsal yaşamda algılanabilir boyutta olan yoksulluk, kuşkusuz, bir ülkenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir durum değil, dünya ölçeğinde kapitalist sistemin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal bir olgudur.

Yoksulluğun Ortaya Çıkışı
Kapitalist üretim sisteminin temel kaygısı, ürünün satışından sonra ulaşılan artı değeri azami düzeye ulaştırmaktır. Bu iki şekilde gerçekleştirilebilir. Birincisi; ürünün satış fiyatını yüksek tutarak ele geçen toplam tutarı artırmak yoluyla - ki serbest piyasa ekonomisinde ürün satış fiyatı arz ve talep dengeleriyle belirlendiğinden artı değeri bu şekilde doğrudan artırmak piyasa ekonomisinde güçtür. Diğeri ise; üretimde girdi olarak kullanılan her türlü üretim aracının maliyetini düşürmek yoluyladır. Yoksulluğun oluşmasına temel oluşturan yöntem ikincisi olduğundan, bu makalede ele alınacak ve eleştiriye tabi tutulacaktır.

Üretim araçları; emek (işgücü), makineler, arazi, her türlü alet ve araç ve reklam masrafları olarak sıralanabilir. Ürün maliyetini asgari düzeye indirmeye çalışan sermaye sahibi, işgücüne ödediği ücreti de düşürmeye çalışacaktır. Harcadığı emeğin karşılığını almaktan öte ölmeyecek bir ücret alan işgücü ise ürettiği malı tüketecek alım gücünden yoksun kalmakta ve tüketimden dışlanmaktadır. Sistemin birinci çelişkisi bu noktada ortaya çıkmaktadır: Sistem üretmekte ancak ürettiği malı tüketecek kitleyi sistemden kendisi çıkarmaktadır. Sistem içinde kalan ve tüketimi gerçekleştiren kesim ise sermaye sahibi sınıf olmaktadır. Diğer bir deyişle; üretimin asıl kahramanları toplum içinde yoksul sıfatını yüklenerek sistemden dışlanırken, varsıl olarak adlandırılan tüketici sınıf ise edindikleri artı değeri sahip oldukları sermayeyi artırmakta kullanmaktadır.

Sistemin ikinci çelişkisini açıklamak için kentsel planlama boyutuna değinmemiz gerekmektedir.

Kent Yoksulluğu ve Kent Planlaması
Kapitalist üretim sisteminin hiçbir zaman onsuz olamayacağı tek şey, nitelikli ya da niteliksiz işgücüdür. Ne var ki; işgücü varoluşundan dolayı tükenmeye mahkumdur ve işgücünün üretimin diğer döngülerinde tekrar kullanılabilmesi için yeniden üretilmesi gerekmektedir. Bu yeniden üretimin gerçekleştirilebilmesi kentsel çevreye yatırım yapmakla mümkündür. Başını sokabileceği bir konut, günlük gerilimlerden uzaklaşabileceği eğlence ve dinlence alanları, toplumun diğer bireyleriyle ilişkiye geçebileceği sosyal bir çevre, üretkenliğini ve entelektüel birikimini artırabileceği kültürel tesisler ve tüketim yapabileceği pazar ve alışveriş yerleri gibi tüm kentsel elemanlar bu yatırımların birer parçasıdır ve kent planlamanın ilgi alanına girmektedir. Bu elemanların niteliksel ve niceliksel olarak yetersiz olduğu bir kentsel çevre yoksul sayılmaktadır.

Sermayelerini kentsel çevreye yatırım yapmaktan çok, sanayi tesisleri kurmak, yeni iş sahaları yaratmak amaçlı kullanan sermaye sahipleri ve bu yatırımları politikalarında üst sıralara yerleştiren merkezi ve yerel yönetimler, kentsel çevreyi iyileştirmek adına yapılacak yatırımları alt sıralara attıkları takdirde kentler, her geçen gün artan nüfus ve gereksinme karşısında daha da yoksullaşacaktır. Kentsel çevrenin yoksul olduğu bir kentte ise, emeğin kendini yeniden üretimi yukarıda sayılan gereksinmeler karşılanmadığı sürece gerçekleşmemekte, böylece üretimin daha sonraki döngülerinde bu işgücünden faydalanılamamakta, üretim tıkanmakta ve sistem düğümlenmektedir. Sistemin ikinci çelişkisi bu noktada şöyle açıklanabilir: Sistem varlığını devam ettirebilmek için gerek duyduğu temel etmenleri bile üretememektedir. Kentlerin yoksulluğu kapitalist üretim sisteminin işleyişine çomak sokmaktadır demek yerinde bir yargı olacaktır.

Küreselleşme
Liberal ekonominin bir diğer ayağı olan küreselleşme ise, sermayenin tüm ülkeler arasında zaman ve mekan gözetmeksizin serbest akışını ve üretim maliyetini düşük tutmak için işgücünün ucuz olduğu ülkelere yatırım yapmayı olanaklı kıldığından yoksulluğu sadece ülke sınırları içinde değil, küresel boyutta da desteklemektedir. Aynı zamanda, küreselleşme, işgücünün ülke içinde tüketimden dışlanmasıyla elde kalan artı ürünü emeğin ucuz olduğu ülkelere satmak yoluyla, ülke içindeki sermaye sahiplerinin tüketimlerinin artmasına ve varsıl-yoksul arasındaki mesafenin daha da açılmasına neden olmaktadır. “Bilgiye kolay ulaşma”, “dünya kültürleriyle etkileşime geçme” vs. olarak benimsetilmeye çalışılan bu olgu, ekonomik boyuttan bakıldığında yalnızca ülke içindeki değil, ülkeler arasındaki uçurumu da meşrulaştırmaktadır. Bu durumun farkına varan ülkeler, gelişimin tek yolunun sermayeyi ülkeye çekerek yatırımlar yaptırmak olduğunun bilinciyle yeni politikalar geliştirmektedir. Bu politikalara örnek olarak kentlerin yeni kimlikler kazanma çabaları gösterilebilir. Küreselleşmeyle birlikte ulus devlet sınırlarının zayıflaması sonucu kentler tek başlarına varolma savaşı vermeye başlamışlar ve finans kenti, eğitim kenti, kültür kenti, turizm kenti gibi kimlikler üstlenmişlerdir. Bu durum ise, kentlerin belli vizyonlar doğrultusunda planlanması gerektiği gibi kent planlamaya yeni bir misyon yüklemiştir.

Yoksullukla Mücadele
Ülkeler, imajlarını zedelediği ve gelişmeyi körelttiği düşüncesiyle yoksullukla mücadele politikaları geliştirmektedirler.

Yoksulluğun mekanda dışavurumuna ve kent yoksulluğuna en çarpıcı örnek olarak gecekondular verilmektedir. Yoksullukla ve gecekondularla mücadele kapsamında Islah İmar Planları’nı uygulamaya koyan yerel yönetimlerin politikaları yalnızca mekansal boyutta sınırlı kalmakta ve geçici çözümler önermektedir. Merkezi düzeyde belirlenen politikalar ise, FAK-FUK Fonu, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Fonu gibi geçici ve iyileştirmeden ya da sorunu ortadan kaldırmaktan çok “sosyal patlama riskini” azaltmaya yönelik politikalardır. Bu aşamada, yoksulluğun sosyal boyutunu vurgulamak yerinde olacaktır.

Kamu Kavramı
Toplum içindeki sınıfsal farklılaşmalar mekanda da kendini göstermekte ve farklı sosyal sınıflara mensup bireylerin kullandığı mekanlarda da farklılaşmalar gözlenmektedir. Toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi konusunda başvurulan en önemli kaynak “kamu” kavramıdır. Kamunun önünde herkes eşittir, varsıl-yoksul gibi bir ayrımdan söz edilemez. Toplum içindeki ayrışmanın mekanda önüne geçmek için kent planlama da kamusal alanlara başvurmaktadır. Ne var ki; özelleştirme politikaları sonucu kamu elindeki toprakların özel mülke geçmesiyle, devletin planlama aracının da ayrışmaya çözüm getirmeyi umduğu alanlar ortadan kalkmış olmaktadır.

Sonuç
Yoksullukla mücadelede devletin üst ölçekten gelen politikaları da olsa, mekansal ve toplumsal ayrışmaya çözümler getirmek için kent plancıları ve sosyal bilimciler canlarını dişlerine takıp gece gündüz çalışsalar da, sistem varoluşu gereği sürekli yoksulluk üretmektedir. Bunun en güzel örneği çöken orta sınıftır. “Yeni Yoksullar” olarak adlandırılan bu kitle, yaşayış biçimlerini ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmek zorunda bırakılmışlardır. Bir taraftan artı değer sürekli artarken, diğer taraftan yoksul sınıf genişlemektedir. Çözüm siyasidir. Bu nedenle, artı değerin sermayeyi artırmak ve varsıl sınıfı güçlendirmek yerine, emeğin kendini yeniden üretiminde ve işgücünün harcadığı emeğin karşılığının ödenmesinde kullanılması yoksulluğun giderilmesinin önemli bir aracıdır.


* Bu makale, 8 kasım Dünya Şehircilik Günü kapsamında 6-8 Kasım 2002 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Yoksulluk, Kent Yoksulluğu ve Planlama” konulu 26. Şehircilik Günü Kolokyumu öğrenci panelinde sunulmuştur.

22 Kasım 2007 Perşembe

babam, oğlum, arkadaşım, aşkım...

önce yabancıydı bana, çok yabancıydı, çok uzaktı.. dokunabileceğim mesafeye geldiği an birden kötü gün dostu oldu.. bir saat sonra sırdaş.. aynı gecenin sabaha vurduğu bi saatte sevgilimdi.. kısa bir süre sonra da erkeğim.. zaman geçtikçe en yakın arkadaşım oldu.. şimdi ise öğretmenim..

az zamanda birlikte çok ve büyük işler başardığım..

o benim her şeyim..

12 Kasım 2007 Pazartesi

Buzlar Çözülmeden - Inishmaan'ın Sakatı

Eveeett.. Geldik yine bir oyun sonrası tanıtımına.. Hayatını oyun eleştirilerine adamış tiyatro gönüllüsü kılığındaki ben geçen hafta içinde iki oyun izledim. Biri itin öldüğü Altındağ Tiyatrosu'nda sahnelenen Buzlar Çözülmeden, diğeri Afife Jale ödüllerinden en iyi prodüksiyon, en iyi yardımcı kadın, en iyi yardımcı erkek ve en iyi sahne tasarımı ödüllerini alan Inishmaan'ın Sakatı.

İki tanıtımı aynı yazıda yapmak istemekteyim, zira utanarak değil gayet alnım açık söylüyorum Inishmaan'ın Sakatı'nın yarısını izlemedim.

Buzlar Çözülmeden'i ilk duyduğumda üniversite ikinci sınıftaydım. Gökçeada planlama çalışması sırasında ada için hazırladığım ütopyamı duyan hocalarım senaryosu itibariyle yakın bulmuş olacaklardı ki bana "Buzlar Çözülmeden gibi mi yani" demişlerdi. O zamanlar oyun mu, kitap mı, film mi ayırdına varamamıştım, ama bugün hem kitap hem oyun hem de film olduğunu google söylüyor bana. Eser, Cevat Fehmi Başkut'un.

İkinci duyuşum, annemin, dedem ve dayımın Şehir Tiyatrosu maceraları döneminde bu oyunu sahnelediklerini söylemesiyle oldu. Devlet Tiyatrosu'nun Kasım ayı gösterimlerinde oyunu gördüğmde ise Altındağ Tiyatrosu'na otobüslerle gitmeyi göze alabildim ve gittim, sevgilimi de kapıp tabii.

Gelelim oyuna.. Meğer biliyormuşum ben bu senaryoyu. Hatırlarsanız Kemal Sunal'ın bir filmi vardı, akıl hastanesinden kaçarak bir kasabanın yönetimini ele geçiren, ve eskisinden daha adil, daha dürüst, daha şeffaf bir yönetim getiren bir kaç delinin hikayesi. Deli olup da nolmuşlar, en akıllı geçinenlerden daha iyi yönetici oldukları kesin.

Evet.. kar yolları kapatmıştır, sert bir kış geçmektedir ve kasabanın hiçbir yerle bağlantısı yoktur. Ağalar, eşkiyalar, çıkarcı esnaf hep bir olmuş fukara halkı daha da fakirleştirirken bir kaymakam buzlar çözülene kadar tüm kasabayı adam edeceğine and içer. İnanılmayacak derecede, hatta seyirciyi "noluyo bee" dedirtecek kadar öfkelidir. Başlarda düzeni alt üst olan halk tepki duysa da ona, zamanla haklarının korunduğunu ve geri verildiğini görüklerinde sevmeye başlar kaymakamı. Ağaların ve beylerin tepkisini çeken kaymakam ise artık hedeftir, ve bu öfke kaymakamın deli olmadığını fark ederek iş verdiği, canını kaymakamı için verecek olan Mehmet Çavuş'un ölümüne yol açar.

"Yöneticinin akıllısı değil, hakçısı makbuldur." deyip bu konuyu kapatalım.

-----

Gelelim Inishmaan'ın Sakatı'na.. Oyun İrlanda'da sakat bir çocuğun İrlanda'ya film çekmeye gelen Hollywood yapımcılarına kendini göstermeye çalışması ama verem olması ve az bir ömrünün kalmış olması nedeniyle bunun ailesinden uzaklaşma çabası olduğunun ortaya çıkması ile başladı, nasıl devam etti bilmiyorum. Oyuncular diksiyonları, ses tonları ve sahne hakimiyetleri ile çok iyiydi gerçekten ama ben oyunun gayesini anlayamadığımdan, biraz da öksürüğümle mücadele etmekte olduğumdan bu uzun oyunu yarısında terk ettim.

İzleyen biri ikinci yarıyı özetlerse sevinirim :)