Zamanaşımı nedeniyle peşini bıraktığım bu makaleyi yayınlatma hevesimi bloguma taşımakla gurur, iftihar, övünç ve bilumum katmerli hissiyat duyarım.
-----
YOKSULLUK, KENT YOKSULLUĞU VE KAPİTALİST ÜRETİM SİSTEMİ ARASINDAKİ İLİŞKİ*
Varsıl-yoksul ikilisinin oluşmasında en büyük etken olan sistemin kendisi, yoksulluğu üretiş biçimleri ve kendi iç çelişkileri bu makalenin tartışma konularını oluşturmaktadır.
Kentsel ve toplumsal yaşamda algılanabilir boyutta olan yoksulluk, kuşkusuz, bir ülkenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir durum değil, dünya ölçeğinde kapitalist sistemin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal bir olgudur.
Yoksulluğun Ortaya Çıkışı
Kapitalist üretim sisteminin temel kaygısı, ürünün satışından sonra ulaşılan artı değeri azami düzeye ulaştırmaktır. Bu iki şekilde gerçekleştirilebilir. Birincisi; ürünün satış fiyatını yüksek tutarak ele geçen toplam tutarı artırmak yoluyla - ki serbest piyasa ekonomisinde ürün satış fiyatı arz ve talep dengeleriyle belirlendiğinden artı değeri bu şekilde doğrudan artırmak piyasa ekonomisinde güçtür. Diğeri ise; üretimde girdi olarak kullanılan her türlü üretim aracının maliyetini düşürmek yoluyladır. Yoksulluğun oluşmasına temel oluşturan yöntem ikincisi olduğundan, bu makalede ele alınacak ve eleştiriye tabi tutulacaktır.
Üretim araçları; emek (işgücü), makineler, arazi, her türlü alet ve araç ve reklam masrafları olarak sıralanabilir. Ürün maliyetini asgari düzeye indirmeye çalışan sermaye sahibi, işgücüne ödediği ücreti de düşürmeye çalışacaktır. Harcadığı emeğin karşılığını almaktan öte ölmeyecek bir ücret alan işgücü ise ürettiği malı tüketecek alım gücünden yoksun kalmakta ve tüketimden dışlanmaktadır. Sistemin birinci çelişkisi bu noktada ortaya çıkmaktadır: Sistem üretmekte ancak ürettiği malı tüketecek kitleyi sistemden kendisi çıkarmaktadır. Sistem içinde kalan ve tüketimi gerçekleştiren kesim ise sermaye sahibi sınıf olmaktadır. Diğer bir deyişle; üretimin asıl kahramanları toplum içinde yoksul sıfatını yüklenerek sistemden dışlanırken, varsıl olarak adlandırılan tüketici sınıf ise edindikleri artı değeri sahip oldukları sermayeyi artırmakta kullanmaktadır.
Sistemin ikinci çelişkisini açıklamak için kentsel planlama boyutuna değinmemiz gerekmektedir.
Kent Yoksulluğu ve Kent Planlaması
Kapitalist üretim sisteminin hiçbir zaman onsuz olamayacağı tek şey, nitelikli ya da niteliksiz işgücüdür. Ne var ki; işgücü varoluşundan dolayı tükenmeye mahkumdur ve işgücünün üretimin diğer döngülerinde tekrar kullanılabilmesi için yeniden üretilmesi gerekmektedir. Bu yeniden üretimin gerçekleştirilebilmesi kentsel çevreye yatırım yapmakla mümkündür. Başını sokabileceği bir konut, günlük gerilimlerden uzaklaşabileceği eğlence ve dinlence alanları, toplumun diğer bireyleriyle ilişkiye geçebileceği sosyal bir çevre, üretkenliğini ve entelektüel birikimini artırabileceği kültürel tesisler ve tüketim yapabileceği pazar ve alışveriş yerleri gibi tüm kentsel elemanlar bu yatırımların birer parçasıdır ve kent planlamanın ilgi alanına girmektedir. Bu elemanların niteliksel ve niceliksel olarak yetersiz olduğu bir kentsel çevre yoksul sayılmaktadır.
Sermayelerini kentsel çevreye yatırım yapmaktan çok, sanayi tesisleri kurmak, yeni iş sahaları yaratmak amaçlı kullanan sermaye sahipleri ve bu yatırımları politikalarında üst sıralara yerleştiren merkezi ve yerel yönetimler, kentsel çevreyi iyileştirmek adına yapılacak yatırımları alt sıralara attıkları takdirde kentler, her geçen gün artan nüfus ve gereksinme karşısında daha da yoksullaşacaktır. Kentsel çevrenin yoksul olduğu bir kentte ise, emeğin kendini yeniden üretimi yukarıda sayılan gereksinmeler karşılanmadığı sürece gerçekleşmemekte, böylece üretimin daha sonraki döngülerinde bu işgücünden faydalanılamamakta, üretim tıkanmakta ve sistem düğümlenmektedir. Sistemin ikinci çelişkisi bu noktada şöyle açıklanabilir: Sistem varlığını devam ettirebilmek için gerek duyduğu temel etmenleri bile üretememektedir. Kentlerin yoksulluğu kapitalist üretim sisteminin işleyişine çomak sokmaktadır demek yerinde bir yargı olacaktır.
Küreselleşme
Liberal ekonominin bir diğer ayağı olan küreselleşme ise, sermayenin tüm ülkeler arasında zaman ve mekan gözetmeksizin serbest akışını ve üretim maliyetini düşük tutmak için işgücünün ucuz olduğu ülkelere yatırım yapmayı olanaklı kıldığından yoksulluğu sadece ülke sınırları içinde değil, küresel boyutta da desteklemektedir. Aynı zamanda, küreselleşme, işgücünün ülke içinde tüketimden dışlanmasıyla elde kalan artı ürünü emeğin ucuz olduğu ülkelere satmak yoluyla, ülke içindeki sermaye sahiplerinin tüketimlerinin artmasına ve varsıl-yoksul arasındaki mesafenin daha da açılmasına neden olmaktadır. “Bilgiye kolay ulaşma”, “dünya kültürleriyle etkileşime geçme” vs. olarak benimsetilmeye çalışılan bu olgu, ekonomik boyuttan bakıldığında yalnızca ülke içindeki değil, ülkeler arasındaki uçurumu da meşrulaştırmaktadır. Bu durumun farkına varan ülkeler, gelişimin tek yolunun sermayeyi ülkeye çekerek yatırımlar yaptırmak olduğunun bilinciyle yeni politikalar geliştirmektedir. Bu politikalara örnek olarak kentlerin yeni kimlikler kazanma çabaları gösterilebilir. Küreselleşmeyle birlikte ulus devlet sınırlarının zayıflaması sonucu kentler tek başlarına varolma savaşı vermeye başlamışlar ve finans kenti, eğitim kenti, kültür kenti, turizm kenti gibi kimlikler üstlenmişlerdir. Bu durum ise, kentlerin belli vizyonlar doğrultusunda planlanması gerektiği gibi kent planlamaya yeni bir misyon yüklemiştir.
Yoksullukla Mücadele
Ülkeler, imajlarını zedelediği ve gelişmeyi körelttiği düşüncesiyle yoksullukla mücadele politikaları geliştirmektedirler.
Yoksulluğun mekanda dışavurumuna ve kent yoksulluğuna en çarpıcı örnek olarak gecekondular verilmektedir. Yoksullukla ve gecekondularla mücadele kapsamında Islah İmar Planları’nı uygulamaya koyan yerel yönetimlerin politikaları yalnızca mekansal boyutta sınırlı kalmakta ve geçici çözümler önermektedir. Merkezi düzeyde belirlenen politikalar ise, FAK-FUK Fonu, Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Fonu gibi geçici ve iyileştirmeden ya da sorunu ortadan kaldırmaktan çok “sosyal patlama riskini” azaltmaya yönelik politikalardır. Bu aşamada, yoksulluğun sosyal boyutunu vurgulamak yerinde olacaktır.
Kamu Kavramı
Toplum içindeki sınıfsal farklılaşmalar mekanda da kendini göstermekte ve farklı sosyal sınıflara mensup bireylerin kullandığı mekanlarda da farklılaşmalar gözlenmektedir. Toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi konusunda başvurulan en önemli kaynak “kamu” kavramıdır. Kamunun önünde herkes eşittir, varsıl-yoksul gibi bir ayrımdan söz edilemez. Toplum içindeki ayrışmanın mekanda önüne geçmek için kent planlama da kamusal alanlara başvurmaktadır. Ne var ki; özelleştirme politikaları sonucu kamu elindeki toprakların özel mülke geçmesiyle, devletin planlama aracının da ayrışmaya çözüm getirmeyi umduğu alanlar ortadan kalkmış olmaktadır.
Sonuç
Yoksullukla mücadelede devletin üst ölçekten gelen politikaları da olsa, mekansal ve toplumsal ayrışmaya çözümler getirmek için kent plancıları ve sosyal bilimciler canlarını dişlerine takıp gece gündüz çalışsalar da, sistem varoluşu gereği sürekli yoksulluk üretmektedir. Bunun en güzel örneği çöken orta sınıftır. “Yeni Yoksullar” olarak adlandırılan bu kitle, yaşayış biçimlerini ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmek zorunda bırakılmışlardır. Bir taraftan artı değer sürekli artarken, diğer taraftan yoksul sınıf genişlemektedir. Çözüm siyasidir. Bu nedenle, artı değerin sermayeyi artırmak ve varsıl sınıfı güçlendirmek yerine, emeğin kendini yeniden üretiminde ve işgücünün harcadığı emeğin karşılığının ödenmesinde kullanılması yoksulluğun giderilmesinin önemli bir aracıdır.
* Bu makale, 8 kasım Dünya Şehircilik Günü kapsamında 6-8 Kasım 2002 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Yoksulluk, Kent Yoksulluğu ve Planlama” konulu 26. Şehircilik Günü Kolokyumu öğrenci panelinde sunulmuştur.
0 şey söylenmiş:
Yorum Gönder