26 Nisan 2018 Perşembe

zaman, sadece birazcık zaman..

İçimi başka başka yerlere, başka başka şekillerde döktüğüm; büyüdüğüm, büyüttüğüm, değiştiğim; aradıklarımı bulduğum, yeni şeyler aradığım; kaçtığım, kovaladığım; sildiğim, eklediğim; yolları tükettiğim, yeni yollara çıktığım; elde ettiğim ve hiç kaybetmediğim koskoca iki yıl. 

Ben artık yazıyorum, yazmakla da kalmıyor paylaşıyorum. Yayınlanmış bir öyküm ve bir romanım var bugüne bugün. Bugün ölsem geride izim var, şükür. Tanımadığım birileri tarafından okunuyor düşüncelerim. Yayınlamadan bir Martin Eden kadar olmasa da emek harcadım. Okudum, araştırdım. Daha da ustalaşmak için yeni çabalar içindeyim. Bakarsın yıllar sonra, ağzımdan köpükler saça saça, sağa sola çarpa çarpa, önüme arkama bakmadan burada karaladığım yazıların da hikayemde bir yeri olur. Kara kutumun bir anlamı olur. 

Yeniden öğrenci oldum. Belki ortam değişikliği, belki yaptığım işe daha da hakim olma isteği, belki özlem, belki kaçış, belki de çocuğuma örnek olma çabaları. Neticede doktorayı yarıladım. 

Artık daha az arkadaşım, daha çok dostum var. Daha az kişi tarafından daha iyi anlaşılıyorum. 

Aşk bir şeylere evrildi. Evrildiği yere hazır değildim, önce korktum ama şimdi bunun da bir aşama olduğunu biliyorum. 

Neredeyse 200 kitap okudum, yeni yazarlarla tanıştım, bazı müzikleri ve grupları ilk defa dinledim, daha önce hiç görmediğim yeni yerler keşfettim. 

Hayatımda hiç yapmam dediğim bir şey yaptım ve rengiyle asla oynamam dediğim sapsarı saçlarımı pembeye boyattım. Boyatmaya da devam ediyorum.

"Bucket List" yapacak ve üstünü birer birer çizdikçe rahatlayacak kadar planlı ama bir o kadar da hayatın farkındayım artık. 

Gördüğün gibi, benden haber alamadığın iki yılda ben kendime çok vakit ayırmışım aslında. Daha nice böyle yıllara... 

7 Ocak 2016 Perşembe

İçimdeki Evin Ana

Daha önce bir yerlerde yazmış mıydım hatırlamıyorum ama defalarca söylemiştim: Doğum yaptıktan sonra bana öyle bir yaratma aşkı geldi ki, içimde fabrika makinalarının tıkırtılarına ve düdüklerine benzeyen sesler, kaynağından fışkıran ve boşa akan sular, akşam yemekli misafiri olan bir kadının mutfağındaki telaşlar gibi bir şeyler var. Aklımdan bir şeyler geçiyor, somutlaştıramıyorum. Ne yapacağımı biliyor, sıraya dizemiyorum. Zaman geçiyor, yakalayamıyorum. Kontrolü kaybedince bocalıyor, üretemeyince üzülüyor, üretmekten alıkonunca sinirleniyorum. Kısaca, yaratmanın sancısını ve hazzını yaşamış bir kadın olarak bu hazza yeniden ulaşmaya çalışıyor, bu aralar işte bu yaratma sürecinin sancısını çekiyorum, ya da ne yaratacağını bilememenin ıstırabını.

Seçenekler; doktora yapmak, bir gayret başladığım romana yoğunlaşmak, ikinci bir çocuk yapmak... Yaparsam çok güzel yaparım diyebildiğim ve sonucunun kalitesinden emin olduğum tek şey doktora, sebebi ve sonucu en anlamlı olanı çocuk, sürecin en eğlenceli ve benim kontrolümde olanı roman iken, mesele benim bunlardan hangisine değer verdiğim sanırım. İşte sana hayatın anlamı.

Daha önce yazmıştım, hatırlıyorum; benim bir yaşam koçuna ihtiyacım var demiştim. Bir yaşam koçunun çocuk yapmak mı doktoraya başlamak mı arasındaki seçimi benim adıma yapmasına ne yazık ki izin veremeyeceğim. O yüzden; "Akılsız bir fikir uygarlıkları yok edebilirken, fikirsiz bir akıl üretemez.." (Kohen, 2015) ise, hem aklı hem fikri olup bu ikisini verimli kullanamayanları da Allah bildiği gibi yapsın. Sonuçta umudumuz yine evrende...

Bu da biraz akademik, biraz edebi, biraz günce kıvamında, işte böyle bir yazı olsun.

Kaynakça
KOHEN, A. (2015) "Pi", Destek Yayınları, İstanbul 

28 Nisan 2015 Salı

Şehirci Alınganlığıyla "Görünmez Kentler"



Benim huyumu bilen bilir; bir yazarı, eserlerini kronolojik sırayla okuyarak tanımayı, değerlendirmeyi, beğenip / beğenmemeyi tercih ederim. Bu anlamda, Itali Calvino'nun Görünmez Kentler'i bu tekniğe başladığımdan beri bu tekniğe uygun olmadan okuduğum ilk kitap. Belki şehir plancısı olmamdan kaynaklı kitabın ismine duyduğum bir merak diyelim, belki ulaşabildiğim ilk eseri bu oldu diyelim, oldu işte. 

Bu yazıda, Calvino'nun kurmaca kentleri yoluyla anlatmak istediklerini bir şehirci alınganlığıyla okuyacaksınız. Edebi açıdan değerlendirmeyi Calvino'yu ve edebiyatı bilenlere bırakıyorum.

Esere dair internet taraması yaptığınızda, yorumlar neredeyse hep aynı: Kurmaca kentler,  kadın ismi verilen kentler, günümüz kentlerinin bir eleştirisi, kitabın iskeletindeki matematik, vs. Beni yazarın hayalini kurduğu, fantastikleştirdiği, eleştirdiği, bizi düşlemeye zorladığı kentler cezbetmedi, -her ne kadar aralarında en ilgimi çeken Eutropia olsa da. Beni cezbeden yargı, belki kitabın 163. sayfasındaki Kubilay'ın dile getirdiği şu düşüncede gizli: "Eğer her kent bir satranç partisiyse, oyunun kurallarını öğrendiğim gün, içindeki kentlerin tümünü tanıyamasam da, nihayet sahip olabileceğim imparatorluğuma."

Bu öyle bir düşünce ki, insanın tanımadığı bir şeye gerçekten sahip olup olamayacağını sorgulatıyor. Bir insan hiç tanımadığı, bilmediği, görmediği kentlere neden sahip olmak ister ki? Kubilay en azından bir kent mekanizmasının işleyişini keşfettiği gün, imparatorluğuna sahip olabileceğine inanıyor. Ona göre işin sırrı ruh değil yani, matematik. İşte bu zihniyet "içinde yaşadığımız cehennemi" yaratan, bu zihniyet yüzünden var "yan yana durarak yarattığımız cehennem". Nasıl da acımasızım! 

Marco Polo kent eleştirisini işte burada yapıyor kitapta ve bitiriyor; "İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir; cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek." İşte kitaba güzel bir son.

Calvino'nun kurmaca kentlerinde yalnızca kentsel mekan değil, o mekanı ortaya çıkaran iç içe geçmiş insan yaşamları anlatılıyor. Kentlerin bir "şey" olmadığı, aksine kıvrak, kırılgan, gizemli yapılarıyla kentlerin dişi yanlarına atıf yapılıyor, belki de kentlerine kadın isimleri vermesinin nedeni budur. Kanımca, kasırgalara kadın ismi verilmesinden yeğdir. 

22 Nisan 2015 Çarşamba

Yaşam Koçu Olarak Evren..

Materyalistlere göre evren maddelere ve maddesiz boşluklara yuva, sınırları yalnızca bugünkü bilincimizle çizili bir fanus olabilir, ama ben -ne kadar denediysem de- materyalist olmayı beceremedim. Düşüncelerim, çevremde gördüğüm maddesel olmayan şeyleri sorguladıkça, maddesel olmayan bir dünyanın, bir varoluşun mümkünlüğüne yöneldi. Bilincimin sınırları “evrenin niçin var olduğu” sorusuna cevap veremediğinden belki, “deneyimlemese de inanmayı tercih edenler” arasına koydum kendimi. Hepsinden öte, ademoğlunun kendi salt madde değilken, dünya düzeninin / varoluşun madde üzerine kurulu olmasını, varoluşun özünün madde olduğu iddiasını kabul edemiyorum. Pozitif bilimin izinden ilerlesem de, düşünceler ve duygularla da evrenin deneyimlenebileceğini biliyorum. Hal böyleyken, bazı bazı evrene mesaj yolladığım ve ondan cevap aldığımı sandığım doğrudur.

“İnsanoğlu ağzından çıkan cümlelerin, beyninden çıkan düşüncelerin bütün evreni dolaşıp tekrar onlara geri döndüğünü bilse, eminim çok daha dikkatli olurdu.” der Einstein. Benim beynimden çıkan düşünceler olduğu gibi değil, kararlarıma teyit veya sınama, sorularıma cevap olarak geri dönüyor. Düşünceme eko olan bir evreni neyleyim, ben interaktifliği, belki döngüselliği, biraz da bilinmezliği seviyorum. Sorularım çoğunlukla kendime ilişkin, çünkü kendimi bildim bileli adımın hakkını vermeye saplantılı bir hayat sürüyorum. Durduğum yerde bir yıldan fazla süredir bulunuyorsam bunu bir geriye gidiş olarak görüyor ve ilerlemenin, gelişmenin yolunu arıyorum. Kendimle uğraşmayı, kendimi oyuncak hamur gibi elimde şekilden şekle sokup yaratıcılığımın, hatta kapasitemin sınırlarını zorlamayı deniyorum. Bu, henüz dört yaşındayken “en fazla nereye kadar gidebilirim”in cevabını bisikletimle merdivenin başına kadar gidip ararken, bisikletimle birlikte merdivenin dibinde yatarken bulmamdan anlaşılmalıydı: “tüm ağırlığın bisikletin ön tekerleğinin ağırlık merkezinden öteye geçmeyinceye kadar”. Deneyimlemeyi en az evrilmeyi sevdiğim kadar seviyorum.

Bilgiye açım (“information” olanına değil “knowledge” olanına). Kendime, evrene, geçmişe, başka hayatlara ait bilgiye öylesine açım ki, ömrüm tüm bu bilgileri edinmeye ve bunu bir bilince dönüştürmeye yetmeyeceğinden, bir gün başka bir bedende yeniden hayata gelmeyi sırf kaldığım yerden devam etmek için istiyorum. Önceki hayatlardan elde edilen bilginin sonraki hayatlara aktarıldığından, bunu ancak “bilen” birinin anlayacağından öylesine eminim ki!

Evrene yeni bir soru iletiyorum o halde: İkinci çocuğumun adı ne olmalı?